26 Ağustos 1071 tarihinde, cuma günü sabah erken saatlerinde başlayıp, akşam geç saatlere kadar sürmüştür.
Bir gün süren Malazgirt Meydan muharebesi, Malazgirt ovasında, Büyük Selçuklu hükümdarı Alp Arslan ile Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen arasında gerçekleşmiştir.
Malazgirt, yalnızca Türklük başlığına sığdırılabilecek askeri bir başarı değildir. O, İslâm ümmetinin duası, imanı ve şehadet şuuruyla Anadoluda yeni bir yurt ve medeniyet kapısı açtığı büyük bir diriliş ve kuruluş hadisesidir.
Bu zaferle Anadoluya yalnızca bir kavmin hakimiyeti değil, ezanın, mabedin, ilmin, adaletin ve İslâm medeniyetinin yolu açılmıştır. Malazgirti büyük yapan sadece kazanılan toprak değil, o topraklarda Allah’ın dinini yaşatma ve nesillere aktarma gayesidir.
Sultan Alparslan savaş meydanına dünyevi bir şöhret veya şahsi iktidar arzusuyla değil, cuma namazını kılarak, Müslümanların duasına sığınarak ve beyaz elbisesini kefeni bilerek çıkmıştır. Ordusuna kendisini ayrıcalıklı bir hükümdar olarak değil, onlarla aynı yolda yürüyen ve gerektiğinde şehadeti göze alan bir mümin olarak hitap etmiştir.
Onun büyüklüğü yalnızca bir orduyu mağlup etmesinde değil, zaferini imanla, merhametle, adaletle ve İslâm’a hizmetle taçlandırmasındadır. Mağlup ettiği hükümdara dahi esir gibi değil, misafir bir hükümdar gibi muamele etmesi bu ahlâkın en açık göstergelerindendir.
Bu sebeple Sultan Alparslan’ı başka dönemlerin, başka ideolojilerin ve din anlayışı bütünüyle farklı olan şahsiyetlerin gölgesinde anmak doğru değildir. Aynı tarihe denk gelen her hadise aynı ruhun, aynı inancın ve aynı medeniyet idealinin devamı sayılamaz.
Malazgirti doğru anlamak, Sultan Alparslanıı kendi imanı, davası, ahlakı ve ümmet şuuru içerisinde anmakla mümkündür.
Nevzat Yılmaz
nevzatyilmaz@hotmail.com.tr